Hata Yapmanın Yaratıcı Potansiyeli 2

Yazıyı Linkedin'de görüntülemek ve haftalık yayınlanan bültenimize abone olmak için tıklayın.

Geçtiğimiz hafta “Hata yapmaya çalışmayın elbette ancak hata yapmaktan da o kadar korkmayın” diyerek sözümüze ara vermiştik, kaldığımız yerden devam edelim.
 
İnsanoğlu, uzun tarihi boyunca pek çok icat ve yeniliği ‘yanlışlıkla’ yaptı aslında. Bugün devletlerden üniversitelere, şirketlerden dev laboratuvarlara kadar kadar her yerde karşımıza ‘arge’ kurumları veya departmanları çıkıyor, argeye büyük bütçeler ayrılıyor belki ama araştırma-geliştirme dediğimiz iş, bilimsel devrim asrı olarak bilinen 19. yüzyıldan önce büyük ölçüde karadüzen bir uğraştı.
 
 
Evet, tarım yapmak için akarsuların taşma zamanlarını tespit etmek ve dolayısıyla takvimler oluşturmak üzere yıldızların hareketlerini izleyen ‘gözlemevleri’ kurduk ancak bu faaliyetlerden astronomiyle birlikte ‘astroloji’ de doğdu. Dünyayı evrenin merkezine koyan ve Kopernik’e kadar aşamadığımız ‘yanlış’ kozmos anlayışımız nedeniyle bir türlü anlayamadığımız Merkür’ün tuhaf eliptik hareketlerini ‘bir düzene oturtmak’ için ‘Merkür retrosunu’ icat ettik ve bu arada bütün talihsizliklerimizi de ona bağladık.
 
Modern döneme kadar ‘bilimadamı’ dediğimiz kişi de, neredeyse ‘sihirbaz’ gibi biriydi ve bilimle sihir çoğu zaman iç içeydi. ‘Kütle çekimi’ fikrini geliştirip modern dünyayı bilimsel olarak kuran en büyük isim olarak görülen Sir Isaac Newton bile, fizik ve kimya kadar ‘simya’ ile de uğraşıyor, değersiz madenleri altına çevirip zengin olmanın yollarını arıyordu.
 
Bu ‘karadüzen’ içinde devletlerin daha çok askeri ihtiyaçları için teşvik ettiği süreksiz çalışmalar ve bazı bilimadamlarının güç bela buldukları kaynaklarla yürüttükleri tutkulu gayretlerin ötesinde organize teknoloji üretimi pek yoktu nerederse. Pek çok yenilik tesadüfen, yanlışlıkla veya hata sonucu en ‘primitif’ halleriyle ortaya çıkıyor, daha sonra insanlar bu ‘primitif’ çıktıları alıp zaman içinde geliştirerek faydalı bir ürüne dönüştürüyorlardı.
 
 
İngilizcede ‘serendipity’ diye bir kelime var. ‘Hatayla veya tesadüfen icat yapmak’ anlamına geliyor. İlk kez İngiliz yazar ve sanat tarihçisi Horace Walpole tarafından, tam da böyle ‘tesadüfi’ olayların yaşandığı ‘The Three Princes of Serendip’ adlı peri masalına dayanarak ‘icat edilen’ bu kelime, modern döneme gelene kadar bin yıllar boyunca teknolojik ilerlemenin nasıl ilerlediğini kusursuz bir isabetle ortaya koyuyor aslında.
 
‘Serendipik’ mucizeler modern dönemde de tümüyle tedavülden kalkmadı neyse ki. Bugün hayatımızın ortasında yer alan pek çok icat, bu ‘peri masalları’ içinde ortaya çıktı. Bu hafta bu hikayelerden birkaç tanesini anlatıp, haftaya devam edelim…
 
Yeterince yapışkan olmayan yapıştırıcı ne işe yarar?
 
1968 yılında 3M araştırmacılarından Spencer Silver, yeni bir güçlü yapıştırıcı geliştirmeye çalışıyordu. Ortaya o zaman mevcut olanlardan da daha zayıf bir yapıştırıcı çıktı. Nesnelere yapışıyor ama arkasında hiç iz bırakmadan kolayca çıkarılabiliyordu.
 
Kitaplar ve başka amaçlar için not kağıtlarında kullanılabileceği bir başka 3M araştırmacısı olan Art Fry tarafından akıl edilene kadar bu zayıf yapıştırıcı bir laboratuvar hatasından başka bir şey değildi.
 
Bay Röntgen’in bilinmeyen ışınları
 
Wilhelm Röntgen, 8 Kasım 1895 günü yaptığı deneyle, ‘katodik’ denilen, içindeki hava boşaltılmış tüplerin özelliklerini anlamaya çalışıyordu. Bu amaçla ışık geçirmez siyah bir kağıtla sardığı bir tüpün içinden yüksek gerilimli elektrik akımı geçirmeye çalıştı.
 
Bunu yaparken hiç beklemediği bir şey oldu. Zifiri karanlıkta yaptığı deneyde, etrafına opak bir kağıt sarıldığı halde tüpün etrafa güçlü bir ışık saçtığını gördü. Bu belli ki yeni bir ışın türüydü ve opak (ışık geçirmez) maddelerin içinden de geçebiliyordu. Bu ışınlara ‘bilinmeyen’ anlamında X ışınları adını verdi.
 
Sonraki günlerde deneylere devam ederken, bir seferinde tüpün etrafına kurşun bir levha sardığı esnada levhanın üzerinde baş ve işaret parmaklarının kemiklerinin belirdiğini fark etti.
 
Sonraki yıllarda X ışınları kendilerini keşfeden Röntgen’in adını aldı ve tıp dünyasının en önemli teşhiş araçlarından birine dönüştü.
 
Asabiyetten doğan lezzet: Patates cipsi
 
1853 yılında ‘kıl’ bir müşteri, New York’ta bir restoranda patates kızartmalarının çok yağlı ve vıcık vıcık olduğunu iddia edip mutfağa geri gönderdi. Bunun birkaç kez tekrarlaması üzerine sinirlenen restoranın şefi George Crum, patatesleri önce çok ince bir şekilde doğradı, sonra gevrekleşene kadar dondurdu, son olarak da iyice tuzlayıp kızarttı. Crum, hiç niyeti olmadığı halde sinirinden yeni bir ürün yaratmıştı.
 
 
Radarların erittiği çikolatalar
 
Amerikan donanmasında görev yapan Percy Spencer adlı bir mühendis, radarlar üzerinde yaptığı çalışmalar sırasında cebinde bulunan çikolataların eridiğini fark etti. Spencer daha sonra, bir mısır tanesini aynı dalgalara maruz bıraktı ve tane patladı. Bu, mikrodalga fırının doğuş anıydı.
 
Sakarin ya da ‘bir çeşit kömür tozu tatlısı’
 
1879 yılında Constantin Fahlberg adlı bir kimyager, kömür tozunun farklı kullanım alanları üzerine bir çalışma yürütüyordu. Bir gün yorgun argın eve dönüp ‘ellerini bile yıkamadan’ sofraya oturdu. Bu özensizliğinin sonucu olarak bir süre sonra yediği her şeyin çok ama çok tatlı olduğunu fark etti.
Durumu anlaması uzun sürmedi ve o an şekere alternatif olacak bir maddenin keşfinin ‘Evreka!’ anı olarak kayıtlara geçti.
 
To be continued!
Lorbi PR İNÖNÜ CAD. GÜMÜŞ KONAK APT. NO:28/5 34437 BEYOĞLU GÜMÜŞSUYU / İSTANBUL Lorbi PR
  • Facebook
  • Twitter
  • Flickr
  • Youtube
  • Instagram
  • Linkedin
Lorbi PR
TEL. 0212 249 45 46 FAX. 0212 249 62 12 info@lorbi.com
IDA ICCO
Derinev Kurumsal İletişim Danışmanlığı