Her İletişimcinin İzlemesi Gereken Filmler 1

Yazıyı Linkedin'de görüntülemek ve haftalık yayınlanan bültenimize abone olmak için tıklayın.

The Truman Show

Genelde sanat, özelde ise sinemanın insanların iletişim ihtiyaçlarından doğduğunu hatırlayacak olursanız, sanat tarihini kronolojik bir şekilde gözünüzün önünden geçirebilir ve mesela mağara duvarlarına çizilen ilk resimlerin beslenmek için av peşinde koşan insanlar tarafından bu serüvenlerini ‘kayıt altına almak üzere’ yapıldığını söyleyebilirsiniz. Kim bilir belki de, kahramanca buldukları avlanma hikayelerini başka insanlar da görsün diye yapmışlardır o resimleri.

Ya da insanların, konuşmak için yeterince efektif bir dil geliştirmemiş olduğu zamanlarda, kendilerini ifade etmek için önce pandomimi, ardından da tiyatroyu keşfettiklerini düşünebilirsiniz.

Yine insanların kendilerini ifade edebilmek için çeşitli sesler çıkartmak amacıyla vurdukları cisimlerden gelen sesleri önce ritme, nihayet müziğe dönüştürmeleri sürecinin temelinde de bir çeşit iletişim olduğunu varsayabilirsiniz.

Yazının keşfiyle birlikte edebiyatın, yerleşik hayatla birlikte yapı sanatının gelişmesinin temelinde de kendini ifade etme ihtiyacının olduğunu görebilirsiniz.

1895 yılında, daha sonra ‘yedinci sanat’ olarak kabul edilen sinemanın icadı ile birlikte, gerçeğin hareketli görüntü yoluyla yeniden anlatılma ihtiyacı, beraberinde bilginin kitleselleşmesini de hızlandırmıştı.

İletişimin önemini bilen ve kavrayan film üreticileri, insanların algılarını etkileyerek tutum ve davranışlarını sinema aracılığıyla yönlendirebilir duruma geldiler. Böylece, müzik gibi hızla yayılabilen bir kitle iletişim aracı olarak sinema sanatını, kamuoyunu etkilemek, hatta kamuoyu yaratmak veya trend belirlemek için kullanmaya başladılar.

Sinemanın 120 yılı aşan tarihi boyunca üretilmiş sayısız film arasından seçerek oluşturduğumuz, iletişim profesyonellerine ya da iletişimin gücünün farkında olan herkese tavsiye niteliğindeki ‘Her İletişimcinin İzlemesi Gereken Filmler’ serisinde, her seferinde iletişim ile ilgili veya iletişim konusunda kırılma yaratmış bir filme değinmek istiyoruz. Serinin amacı, izleyenler için yeni bir bakış açısı sunmak, izlemeyenler için ise ‘spoiler’ vermeden biraz merak uyandırmak…

Serimizin ilk filmi The Truman Show… Senaryosunu aynı zamanda yapımcılarından biri olan Andrew Niccol’ün yazdığı, yönetmenliğini Ölü Ozanlar Derneği filmiyle de bilinen Peter Weir’ın yaptığı filmde, Truman karakterini Jim Carrey canlandırıyor. 60 milyon dolara mal olan 1998 yapımı film, 265 milyon dolarlık hasılatıyla, yapımcılarının da yüzünü güldüren bir iş olmuştu.

Hikayeye göre, güzel bir adada yaşayan Truman, eşiyle birlikte mutlu bir hayat sürmektedir ya da öyle sanmaktadır. İzlediğimiz film aslında, televizyonculuk sektörüne yöneltilmiş en sofistike eleştirilerden biridir. Mükemmel görünen (veya gösterilen) hayatların gerçekte bir şovdan ibaret olması The Truman Show’un medyaya yönelttiği eleştirinin özünü oluşturur.

Filmde, öldüğünü sandığı babasını bir gün sokakta yürürken gördüğünü sanan Truman, babasının yeniden ortadan kaybolması ile gelişen sıra dışı olaylar neticesinde her şeyden şüphe etmeye başlar. Sokağın ortasında yanına dev bir stüdyo ışığının düştüğü plan, karakterin yaşadığı en ironik karşılaşmalardan biridir söz gelimi.

“Neden benden çocuk yapmak istiyorsun? Bana dayanamıyorsun bile” sorusunu soran Truman’a eşinin, elinde bir kakao kutusu tutarak, “Neden seni bu Mococoa ile iyileştirmiyoruz? Nikaragua Dağı’nın zirvelerinden gelen en doğal kahve çekirdekleri… Hem de içinde hiç tatlandırıcı yok” şeklinde verdiği cevap, karakterimizin yaşadığı buhranın en çarpıcı şekilde sergilendiği anlardan biridir.

Bugün tekrar izlediğinizde, filmde sunulan sentetik hayatlar karşısında ilk izlediğiniz güne göre daha az hayret duyduğunuzu fark edip şaşırabilirsiniz. Bu aslında, o günden bugüne medyanın ‘gerçeklik imalatı’ konusunda aldığı mesafenin bir işareti olarak da değerlendirilmeli. ‘Biri Bizi Gözetliyor’ (Big Brother) gibi reality show formatlarının tam da bu filmle birlikte hayatlarımıza dahil olup büyük popülarite kazandığını hatırladığımızda, hayalin ya da aslında kabusun, çok değil 20 küsür yıl içinde nasıl gerçeğe dönüştüğünü de fark etmiş olacağız.

Bu farkındalık bize şunu da söyletmeli: The Truman Show, tıpkı ilham aldığı Orwell’ın 1984’ü gibi, dün, bugün ve yarın hakkında hâlâ çok şey anlatıyor.

Lorbi PR İNÖNÜ CAD. GÜMÜŞ KONAK APT. NO:28/5 34437 BEYOĞLU GÜMÜŞSUYU / İSTANBUL Lorbi PR
  • Facebook
  • Twitter
  • Flickr
  • Youtube
  • Instagram
  • Linkedin
Lorbi PR
TEL. 0212 249 45 46 FAX. 0212 249 62 12 info@lorbi.com
IDA ICCO
Derinev Kurumsal İletişim Danışmanlığı