Hata Yapmanın Yaratıcı Potansiyeli 3

Yazıyı Linkedin'de görüntülemek ve haftalık yayınlanan bültenimize abone olmak için tıklayın.

Hatanın, yanlışın, kusurun yaratıcı ve dönüştürücü potansiyelini en net şekilde görebileceğimiz alan belki de sanat. Buna da çok şaşırmamak gerekiyor çünkü insanoğlunun en ayırt edici özelliği, hatta alametifarikası olan yüksek zihinsel kapasitesinin en müşahhas çıktılarıyla bu alanda karşılaşıyoruz.

Hatanın veya kusurun sebep olabileceği ‘yaratıcı yıkım’ın en ‘leziz’ edebi anlatımlarından birine ise, Orhan Pamuk’un en sevilen romanlarından biri olan Benim Adım Kırmızı’da rastlamak mümkün. Okuyanlar hatırlayacaktır, romanda bir cinayet hikayesi çerçevesinde Osmanlı nakkaşlarının rengarenk ama tekdüze dünyası ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.

Bugünlerde daha çok minyatür dediğimiz Osmanlı nakış sanatının en önemli niteliklerinden biri özgünlüğe, yeniliğe, yaratıcılığa kapalı olması. Bu durum romanda da ayrıntılı tasvirlerle ortaya konuyor. Bu dünya içinde iyi bir nakkaş olmanın tek yolu ise, eski ustaları kusursuz bir şekilde taklit etmekten geçiyor.
 

Bu sanatta örneğin atın, bulutun, padişahın, şehzadenin ya da güzel kadının belirli bir betimleme biçimi vardır ve bu biçimin dışına hiçbir şekilde çıkılmaz. Çıkmaya kalkanlar, başka resmetme yolları arayanlar, Benim Adım Kırmızı’da hikayeleştirildiği gi̇bi̇, cinayete bile kurban gidebilir.

Romanda anlatılanlara göre ilk tasvirler eski İranlı üstatlar (romanda sık sık sanatını Herat’ta icra etmiş büyük usta Behzat’ın adı geçiyor) tarafından en iyi şekilde ve çoktan yapılmıştır zaten. Bu biçimlerin dışına çıkmanın anlamı da, gereği de yoktur.

Aynı anlayışın devamı olarak romanda tek tek nesnelerin tasvirlerini bildikten sonra bir körün bile çok iyi bir nakkaş olacağı söyleniyor. Başka bir yerde iyi nakışın karanlıkta dahi yapılabileceği anlatılıyor. Çünkü el o tasvirlerin en ideal biçimlerini ezberlemiştir artık.

Diğer yandan, herkesin ustasını veya birbirini taklit ettiği ve bunun bir erdem sayıldığı bir meslekte özgünlük, yani üslup diye bir şey de söz konusu olamaz. Dolayısıyla bir nakışa bakıldığı zaman onun kim tarafından yapıldığı da bilinemez. İmza yoktur, sanatkâr yoktur!
 
 
Modern Batı resminde ise durum tam tersidir. Her ressamın bir üslubu ve imzası, dolayısıyla eserinde de göze çarpan belirgin bir personası vardır. Hangi resmin kime ait olduğunu tespit etmek nispeten kolaydır.
Nakışta ise ancak kusurlar yoluyla böyle bir tespit yapılabilir. Bir bulutun kıvrımını, bir atın sağrısını, bir dilberin yüzünü o büyük üstatlar gibi, yani olması gerektiği gibi ‘çizememek’ nakkaşların alametifarikası olarak ön plana çıkar. Bir anlamda kusur üslup olur.

Modern Batılı ressamlar çizgileri, renkleri, fırça vuruşları, dokunuşları, temaları ve teknikleriyle, başka bir deyişle kurdukları kendilerine has görsel evrenle farklılaşırlar. Ancak onlara da biraz yukarıdan, dikkatli bir gözle bakıldığında, aynı akımlar veya paradigmalar içinde yer alan sanatçıların aynı olmasa bile benzer üsluplar sergilediklerini veya en azından belirli uzlaşımlar içinde sanatlarını icra ettiklerini görebiliyoruz. Bu üslup benzerliklerini akımın veya paradigmanın uzlaşımları olarak nitelendirmek yerinde olacaktır.
İşte bu tür uzlaşımları yıkıp özgünlük kazanmak da veya yeni akımlar başlatmak ise, kazara değil ‘bile bile’ yapılan hatalarla mümkündür. Wired dergisinin ‘Wrong Theory’ (Yanlış Teori) başlıklı Ekim 2014 tarihli ‘tasarım özel sayısı’nın kapak dosyası, tam da bu tür cüretkar hamlelere odaklanıyor ve sanatsal devrimlerin nasıl bir döngü içinde gerçekleştiğine ilişkin bir şablon sunuyor.
 
 
Yüksek sanattan ürün tasarımlarına kadar pek çok alanda yaratıcı döngünün nasıl işlediği ve yeniliklerin nasıl ortaya çıktığının ele alındığı dosyaya göre, yaratıcı döngünün üç aşaması var.
 
  1. İlk aşamaya ‘inşa’ aşaması diyebiliriz herhalde. Bu aşamada sanatçılar veya yaratıcılar belirli bir anlayışın kurallarını ve uzlaşımlarını belirlemekle uğraşıyorlar büyük ölçüde.
  2. Zamanla bu kurallar veya uzlaşımlar bir çeşit kanuna dönüşüyor ve sanatçılar o akım içinde en mükemmel eserleri vermeye başlıyorlar. Buna göre sözgelimi Pantheon, Sistine Şapeli ya da Goldberg Varyasyonları, tam da bu türden ustalık devri eserleridir. Bu aşamaya ‘klasik dönem’ demeliyiz belki.
  3. Klasik devreyi bir çeşit ‘yıkım’ dönemi izliyor. Sanatçılar veya yaratıcılar ilk etapta yeni bir akım başlatmasalar bile eski akımın kural ve uzlaşımlarını bilinçli bir şekilde yıkıyorlar. O nedenle bu dönemlerde üretilen işler, klasik eserlere alışmış insanlara ‘hatalı’, ‘kusurlu’ hatta saçma gelebiliyor.
Dergide bu konuda örnek verilen ‘yıkıcı’ işlerden biri, Degas’ın ‘Yarış Öncesinde Jokeyler’ adlı tablosu. Kendisi kabul etmese de adı izlenimci ressamlar arasında sayılan Degas, bu tablosunda ‘bile isteye’ bir hata yapmış ve tablosunun orta yerine, arkadaki figürü de bozacak şekilde bir direk dikmiştir.

Dosyada müzik alanından da ilginç bir örnek veriliyor. O örnek de, 20. yüzyılın en büyük bestecilerinden Igor Stravinsky’nin sansasyonel Bahar Ayini’ninden başka bir şey değil.
 
 
20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar klasik müzik dediğimiz şey ‘harmonik uyumla’ bestelenip icra edilen bir sanattır. Oysa Stravinsky Bahar Ayini’nde ‘harmonik uyum’ yerine şiddet, gerginlik ve hatta gürültüye başvuruyordu. Öyle ki, eserin 1913 Mayıs’ında Paris’te gerçekleştirilen ilk icrası sırasında salonda büyük bir kargaşa çıkmış, aralarında namlı bestecilerin de olduğu dinleyiciler protesto edip salonu terk etmiştir. Oysa Bahar Ayini bugün, geçtiğimiz yüzyılın en büyük müzik eseri olarak selamlanıyor.

Walt Disney’in popüler kültüre taşımasıyla bugün biraz daha kulağımızın alıştığı bu cüretkar eseri dinleyin ve ardından ‘klasik’ bir klasik müzik eseriyle kıyaslayın, barındırdığı rahatsız edici ve yıkıcı şiddete kendi kulaklarınızla şahit olacaksınız.

Verdiğimiz bu çarpıcı örnekler, sanatçıların icra ettikleri sanatlarda uzlaşımları yıkmak ve yeni yollar açmak üzere bazen ‘bile bile’ hata yaptıklarını açıkça ortaya koyuyor. Ve bu ‘yıkıcı bilinç’ yalnızca sanatçıların inhisarında değil. İletişim devrimcileri de hatanın gücünün, daha doğrusu yıkıcı olduğu kadar yaratıcı potansiyelinin farkına çoktan varmış durumda.

Haftaya onları da anlatıp seriyi bitirelim.

To be continued!..
Lorbi PR İNÖNÜ CAD. GÜMÜŞ KONAK APT. NO:28/5 34437 BEYOĞLU GÜMÜŞSUYU / İSTANBUL Lorbi PR
  • Facebook
  • Twitter
  • Flickr
  • Youtube
  • Instagram
  • Linkedin
Lorbi PR
TEL. 0212 249 45 46 FAX. 0212 249 62 12 info@lorbi.com
IDA ICCO
Derinev Kurumsal İletişim Danışmanlığı